Bismillahirrahmanirrahim.
İnsanoğlu, yaratılışı gereği acelecidir ve çoğu zaman yalnızca gözünün gördüğüne inanır, elinin tuttuğuna kalpten bağlanır. Hayatın o bitmek bilmeyen telaşı, geçim derdi, makam hırsı ve bitmek tükenmek bilmeyen arzular, gözlerimize adeta kalın bir perde indirir. Oysa Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim, bizleri bu sığ bakış açısından kurtarmaya, görünenin ötesine, eşyanın hakikatine ve asıl yurdumuz olan ahiret gerçeğine bakmaya davet eder. Rabbimiz, kelamında bizleri sarsıcı bir üslupla şöyle uyarmaktadır:
"Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler." (Rum Suresi, 7. Ayet)
Bu ayet-i kerime, modern çağın insanını ne kadar da kusursuz bir biçimde tarif ediyor. Sadece makam, mevki, şan, şöhret, mal ve mülk peşinde koşarak, bu geçici dünyanın zahiri süsüne aldanıp asıl sermayemiz olan ahireti unutmak, insan için ne büyük bir aldanış, ne derin bir hüsrandır. Her sabah uyandığımızda sadece bu dünya için planlar yapıyor, sanki burada ebedi kalacakmışız gibi sağlam binalar inşa ediyor, tükenmez kasalar doldurmaya çabalıyoruz. Oysa kendi kendimize sormamız gereken en temel, en hayati sorulardan biri şudur: Allah'ın; gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve muayyen bir süre için yarattığını hiç düşünmedik mi? İnsanların birçoğu, maalesef nefislerine ağır geldiği ve hesap vermekten korktukları için Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr etmektedirler. (8. Ayet)
Kainattaki muazzam nizama şöyle bir baktığımızda, hiçbir şeyin başıboş ve gayesiz yaratılmadığını açıkça görürüz. Göklerin direksiz duruşu, yeryüzünün bir beşik gibi altımıza serilişi, gece ile gündüzün şaşmaz bir hesapla birbirini takibi; hepsi yüce bir kudretin, hak olan bir yaratılışın eseridir. Fakat bu kusursuz düzenin de "muayyen bir süresi", yani tayin edilmiş bir eceli vardır. Üzerinde gururla yürüdüğümüz bu topraklar, bir gün emanetini teslim alacaktır.
Her şeyin bir eceli, her saltanatın, her gücün ve her iktidarın mutlak bir sonu vardır. Kur'an-ı Kerim, bizleri tarih sahnesinde ibret dolu bir yolculuğa çıkmaya, geçmişin kalıntılarına ibret nazarıyla bakmaya davet eder: "Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp alt üst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler." (9. Ayet)
Tarih kitapları ve yeryüzünün dört bir yanına dağılmış antik kalıntılar, bir zamanlar dünyayı titreten kudretli krallıkların, devasa saraylar inşa eden, dağları yontarak şehirler kuran medeniyetlerin sessiz çığlıklarıyla doludur. Onlar, bugünkü insanoğlundan bedence çok daha güçlü, eser bakımından çok daha gösterişliydiler. Ölümü hiç tatmayacaklarını sandılar. Ancak ne o devasa sütunlar ne de yığdıkları altınlar onları ilahi adaletin tecellisinden kurtarabildi. Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz gökdelenler, kurduğumuz ekonomik veya siyasi düzenler, şayet hakkı ve hakikati gözetmiyorsa bizi ilahi hesaptan kurtaramaz. Sonunda, Allah'ın âyetlerini yalan sayarak, hakikati alaya alarak ve kibirlenerek kötülük yapanların âkıbetleri pek fena oldu. (10. Ayet) Allah onlara zulmetmedi, onlar inatları ve doymak bilmeyen ihtiraslarıyla kendi sonlarını hazırlayıp kendi kendilerine zulmettiler.
Şunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız: Hayat, sadece doğumla ölüm arasında sıkışmış dar bir koridordan ibaret değildir. Ölüm bir son değil, asıl hayata açılan bir kapıdır. Allah, ilkin mahlûkunu yoktan var edip yaratır, ölümden sonra da toprağa karışmış bedenleri dirilterek bu yaratmayı tekrarlar. Sonunda, istesek de istemesek de, hepimiz hesap vermek üzere O'na döndürüleceğiz. (11. Ayet)
İşte bu ilahi hakikatlerin kalbimize kazıdığı şuurla, dünyanın aldatıcı yüzünden sıyrılıp, boynumuzu bükerek, ellerimizi semaya, kalbimizi sonsuz merhamet sahibi Yüce Mevla'ya açıyor ve en samimi duygularımızla şöyle niyaz ediyoruz:
Allahım! Bütün övgüler Sanadır, yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım isteriz, yalnız Sana secde eder ve yalnız Senin rızan için çalışırız. Rahmetini umar azabından korkarız. Rasulün Hz. Muhammed'e salât ve selâm ederiz. Selâm olsun bütün peygamberlere ve Hakka tabi olan kullara.
Allahım! Gizli açık, küçük büyük her şeyi görür ve bilirsin, günahlarımızı da gören Sensin, bilerek veya bilmeyerek işlemiş olduğumuz günahlardan dolayı Senden af diliyoruz, bizleri affeyle. Allahım! Senden hem dünyada hem de ahirette, iyilik ve güzellikler diliyoruz, iyiliklerimizi arttır, bize dünyada da ahirette de iyilikler ve güzellikler ver. Allahım! Senin rızanı kazanmak için çalışırız, yalnız Sana secde eder ve yalnız Sana kulluk ederiz.
Allahım! Bizleri ve evlatlarımızı imanı kuvvetli, amelleri salih, çalışmaları, dua ve ibadetleri makbul olan kullarından eyle. Allahım! Mülk Senindir, dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın, dilediğini aziz eder, dilediğini zelil edersin, Allahım bize dünyada mülkünden bol bol ver ve rızana uygun harcamayı nasip eyle, ahirette de derece ve üstünlükleri büyük olan bahtiyar kullarından eyle, bizleri aziz eyle, zelil eyleme.
Allahım! Semavi ve dünyevi her türlü belalardan, musibetlerden, hastalıklardan, felaket ve afetlerden muhafaza eyle. Allahım! Kalplerimizi dinin üzerine sabit kıl, hastalarımıza ve hastalıklarımıza hayırlı, acil şifalar ver, mü'min geçmişlerimize rahmet eyle. Kafirlere, zalimlere karşı muzaffer eyle Allah'ım. Âmin.
SERDAR CEMAL HOCA
Dünya Hayatının Görünen Yüzü ve Ahiret Gerçeği
YUSUF POLAT
Kocaman bir hayal kırıklığı
Prof.Dr. Bekir TAVAS
Muğla’da Cumhur İttifakı Ortak mı, Rakip mi?
AKIN TEZEL
Bir Kale Daha Düştü
Serapla Tatlı Sert
Bir Sonraki Yangını Bugün Önleyebiliriz
Cemal Demirtaş
Bir Oğuz Vak'ası
ERHAN DARGEÇİT
TBMM kapanmamalıdır
Hakan'ın Kalemin'den
Sevgili Dostlar...
DR.İSMAİL TEKPINAR
FİLİSTİN DE SOYKIRIM VAR SESLERİNİ DUYAN VAR MI?